21 Aralık 2018 Cuma

Hiç Olmak...

Hani bazı dönemler olur ya kendinden nefret ettiğin, kimseyle görüşmek istemediğin, içine kapandığın, ağlasan geçecek gibi ama ağlayınca geçmediğini anladığın... An itibariyle o döneme hızlı bir giriş yaptım gibi hissediyorum. Kendini sevmeyen başkasını da sevemez diyenler olacak, işte bu dönemler de kendimden de herkesten de nefret ediyorum. Kimsenin yüzünü görecek, kimseyle konuşacak hâlim kalmadı. Geçeceğini, azalacağını bilsem bağıra bağıra ağlarım ama o da işe yaramıyor. O kadar kötü bir his ki daha nasıl tarif edebilirim gerçekten bilemiyorum. Yalnızlığı çok sevdiğim doğru, fırsat buldukça yalnız kalıp ânın tadını çıkartmaya çalışıyorum ancak bu dönem öyle değil işte... Üç-beş kişi dışında kimseyi görmeye tâkatim kalmadı. Okul ve özel hayat stresi birbirine girince otomatikman devre dışı bırakıyor beynim kendini galiba. Duygu karmaşasının içinde boğulup, çıkış yolu bulamıyor gibi hissediyorum. Öfkeleniyorum, en çokta kendime kızıyorum. Bu dönemlerde de kırıp dökmediğim insan kalmıyor pek hayatımda. Sonra diyorum ki 'Ben çok kötü bir insanım, haketmiyorum kimseyi'... Her zaman girip çıktığım depresyon ya da tükenmişlik sendromu değil bu yaşadığım. Yok olmak istiyorum bir süre, kendimin bile varlığımdan haberi olmasın istiyorum. Müzik dinlemek, yürümek, yemek yemek ve daha bir sürü şey midemi bulandırıyor. Bu duruma nasıl geldim neden geldim inanın tam olarak bilmiyorum ama çıkış yolu aramaya da gücüm kalmadığı için bir süre böyle olmak istiyorum. Yok olmak... Hiçliğim de görüşmek üzere hoşçakalın. 

2 Kasım 2018 Cuma

İçimizdeki Ses: Mutluluk

Mutluluk...
Herkesin peşinden koştuğu, onu bulduklarında kıymetinin bilinmediği ve kaybedince de değere binen kavram. Yüzyıllardır insanlar mutluluğun peşinden koştu, koşmaya da devam ediyorlar. Kimisi para da aradı, kimisi aşkta, kimisi bir filmde ya da bir kitapta, kimisi doğada, kimisi de gökyüzünde... Peki aklınıza hiç kendi içinizde aramak gelmedi mi? Insan öyle bir varlık ki; her şeyi hemen tüketmeyi, varken yok etmeyi ve muhtaç olmayı çok seviyor. Mutluluğu parayla, aşkla, ıvır zıvırla yani tükenebilecek ne varsa onunla bağdaştırmaya bayılıyor. Hâl böyle olunca da o mutluluk bir türlü gelmiyor. Bekliyorsun, umutla ve inatla beklemeye devam ediyorsun biliyorum. Lütfen daha fazla boşuna bekleme, çünkü dönüp kendi içine bakmadığın sürece o mutluluk asla seni bulmayacak. Bir insan seni mutlu edebilir, bir kitap ya da bir film, bir özel eşya ve ya doğa da yaptığın kısa bir yürüyüş... Ancak bunların hiç biri gerçek mutluluk değildir. Gerçek mutluluk insanın en içinde, kalbinin ve aklının en ücra köşesindedir. Gerçek mutluluk insanın hayatında bir defa karşısına çıkarsa bir daha asla onu terketmez, asla bırakıp gitmez. Çünkü kendi içinde bulduğun o yüzünü güldüren, kalbini hızlandıran, pozitif duygular beslemeni sağlayan şey aslında tam da seni sen yapan şeydir. Yani tam da sendir aslında! Mutluluk; insanın kendini sevmesidir, kendiyle barışık, kendinin farkında olmasıdır. Aynaya baktığında gördüğün şeyi sevmiyorsan eğer, başkasının da seni sevmesini ve mutlu etmesini beklemeyeceksin. Aynaya baktığında her ne görürsen gör, kendini sev önce. Sen kendini sevdiğin zaman o çok aradığın mutlulukta sana el sallayacak. Mutluluğu bulmak istiyorsan en derininde ara, işe kendini sevmekle başla. Hayatında ne yapmak istiyorsan kendin için yap, kendin için yaşa, sağlığını "aman üzülürler bana bir şey olursa o yüzden sağlığım çok önemli" dediklerin için değil, kendin için koru. Bir şey yapmadan önce "bunun bana ne katkısı olacak" diyerek yap. Sürekli gülümse demiyorum sana, beni yanlış anlama. Insanız; kızacağız da, ağlayacağız da, yeri gelecek gülmekten yerlere de yatacağız. Her halini sev. Öfkeni de, üzüntünü de, sinirini de sev ki başına her ne gelirse gelsin " ben bunu da atlatırım" diyerek ayağa kalk. Mutluluğu bulmak istiyorsan önce kendinle barış, onu sev, onu anla, onu dinle, onunla ilgilen. Başkaları için değil kendin için yaşa. Sana ne demek istiyor, neler anlatıyor kulak ver. Insanın en şifalı ilacı yine kendisidir. Mutluluğu uzaklarda arama, mutluluk tam da bunu okuyan canım okurumun içinde. Bir kahve eşliğinde biraz sohbet etmenizi ve tanışmanızı sabırsızlıkla bekliyorum . Hoşçakalın

9 Haziran 2018 Cumartesi

SUSMA!

Sevilmediğiniz yerde durmayın.
Sizi kimsenin değiştirmesine izin vermeyin.
Zorbalığa göz yummayın.
Sessiz kalmayın, boyun eğmeyin.
Gel-gitlerle yıpratılmayın.
Dayağı, yalanı, küfürü, aldatmayı, zorla teması affetmeyin. Affetmeyin ki alışkanlık haline getirip kullanamasınlar sizi.
Çok konuşuyor desinler, yeter ki susmayın.
Kendi kıymetinizi bilin, güzelliğinizin farkında olun.
Hiçbir şeye katlanmak zorunda değilsiniz, bırakın.
Kadın dediğin "elinin hamuruyla" her işin üstesinden gelir, kısıtlamalarına izin vermeyin.
Tacizin şakası olmaz, istemiyorsanız bedeninize kimse dokunamaz.
Korkmayın, sessiz kalmayın. Yalnız değilsiniz ve yalnız kalmayacaksınız.
Biz kadınız! Istediğimiz gibi giyinir, kahkahalarla güler, okur, çalışır, çocuk yapar, gezer, eğlenir ve başarılı oluruz! Ve sizde benliğimize, bedenimize ne gözünüzü dikebilir ne el ne dil uzatabilirsiniz!
#SUSMA

4 Haziran 2018 Pazartesi

Kötüsünüz!

Kötüsünüz. O kadar kötüsünüz ki aklım almıyo gördüklerimi. Insan insana bunu yapar mı diye hayretler içerisindeyim. Mevzu bahis olan arkadan konuşma, dedikodu değil. Mevzu; insan insanı intikam almak için nasıl gözünü kırpmadan harcayabilir? Gördüklerime, duyduklarıma artık inanamıyorum. Bazı şeylere alıştım evet ama bu kadarı da pes diyorum her seferinde. "Daha ne kadar iğrençleşebilir ki" dedikçe bir tık üstünü seriyorsunuz gözler önüne. Ya biz çok gerizekalıyız ya da siz adam kullanmayı-harcamayı çok iyi biliyorsunuz, bunun başka açıklaması olamaz. Öfkeden değil de hayret etmekten deliriyorum. O kadar korkunçsunuz ki... Emin olabilirsiniz ki bir insanın bir insanı gözünü kırpmadan harcaması aldatmaktan, kalp kırmaktan, ah almaktan çok daha kötü. Intikam almak için suçsuz günahsız bir insanı kurban etmek nasıl bir vicdansızlık çözemiyorum. En kötüsü bütün bunlara seyirci kalmak sanırım. O kadar kötüsünüz ki kendi doğrularınız uğruna yaptıklarınızla insanların inandıkları tüm değerleri mahvediyorsunuz. Biz ne zaman bu kadar kötü olduk ya, biz ne zaman bu kadar elimizi vicdanımızdan uzaklaştırdık? Hatasız kul olmaz. Yeri geliyo çok büyük yanlışlar yapıyoruz, kalp kırıyoruz, ağlatıyoruz, yalnızlaşıyoruz. Ama bu çok başka, bambaşka bir olay. Merhametsiz, vicdansız olmak demek gerçekten kötüsünüz demek. Önce olmayan vicdanınıza, sonra kötü kalbinize, son olarakta içinizde ki o illet intikam duygusuna tüküreyim. Kimse yaşattığını yaşamadan ölmezmiş. Eğer burada bunu yapmış, göz yummuş, destek vermiş insan müsfetteleri varsa hepinize yazıklar olsun. Vicdan ve merhamet sahibi insanlarla karşılaşmanız dileklerimle!

4 Nisan 2018 Çarşamba

Aynı kişi sendromu...

Hayat çok tuhaf değil mi sizcede? Seni en çok mutlu etmiş insanla, seni en çok kırmış insanın aynı kişi olması mesela... Düşünüyorum düşünüyorum ama bir türlü işin içinden çıkamıyorum. Insanı en çok sevdiği kırarmış derler. Abi seven insan sevdiğini niye kırar ki bir türlü anlayamıyorum. Seviyorsun işte daha ötesi yok, daha başka boyutu yok. Kalp kırmanın, mutsuz etmenin, üzmenin alemide yok. Bence kıymet bilmiyorsunuz olay burda patlıyor. Yanlış anlaşılmasın lafım sadece erkeklere değil. Bunu yapan her kim ise kız ya da erkek farketmez, lafım tamda bu boku yiyenlere. Kadın-Adam her neyse sana vermiş kalbini ve demiş ki 'sev beni, sadece bunu istiyorum'. Birşeyin bokunu çıkartmadan yaşadığımızı daha hiç görmedim gerçekten. Karşındakine kalbini verince bir haller başlıyor. Yok onu yapma, yok şuraya gitme, yok bunu giyme, yok bununla konuşma... Sanane abi senin itin miyim ben diyeni de görmedim. Kim ne derse desin bence tüm bunların suçlusu seven taraf birazda. Beni taşlamadan bir dinleyin şimdi. Sen seviyorsun diye herşeye tamam, evet, olur dersen karşındaki sana otomatik olarak 'ehehe ne dersem yapıyo avcumun içinde bu, benden de ayrılamaz seviyo, ağzına sıçıyım' mantığıyla yaklaşmaya başlıyor. Aynı boku bende yedim oradan biliyorum çünkü. Tamam evet olur dedim dedim bir baktım ağzımın ta ortasına sıçılmış mal gibi kalmışım. Çok acı bir gerçek olsada şu an ki nesil tam da böyle. Cicim ayları bitiyo, olayın bütün aurası kaçıyo, boku yediğin, o en mutlu olduğun dönemden en çok üzüldüğün döneme geçiş başlıyor. Sonra benim gibi garibanlar oturup 'beni seviyo ama aynı zamanda çokta kırıyo' diye zırıl zırıl ağlamaya başlıyorlar. Bütün bunları bizzat kendim de yaşadığım ve aynı dertten yakındığım için tüm suçu karşı tarafa atamıyorum. Bizde en büyük salaklık. Adamın ya da kadının ağzının içine bu kadar bakarsak sonuç belli: ayrılık evresi başta olmak üzere tüm psikolojik sendromları tek tek yaşayarak sürünüyoruz. Ve sonra tam da yazının başında olduğu ve benim yakındığım gibi vay efendim en çok mutlu edenle en çok kıran niye aynı kişi... Lan senin yuzunden olmuyo mu kör müsün? Şimdi hem bizzat ben, hem de bunu okuyan herkes elini ciddi anlamda bi vicdanına koyup düşünsün. En büyük kötülüğü de en büyük üzüntüyüde biz kendimize yapıyoruz. Kimsenin suçu, günahı yok. Sevincimizinde üzüntümüzünde aynı kişiden kaynaklı olmasının sebebi biziz. Bu durumda ya biz birşeyler yapıcaz ya da ömür boyu mutsuz olucaz. Seçim bizim, karar bizim... iyi geceler

1 Nisan 2018 Pazar

İzler ve Ukte Kalanlar

Üstünden ne kadar zaman geçerse geçsin bazı şeyler unutulmuyor. Bunlar genelde insan hayatında iz bırakmış şeyler ya da farkında olmadan içimizde ukte kalanlar... Her insanda olduğu gibi benimde izlerim ve ukte kalanlarım var. İlk zamanlar baş etmesi zor gibi gözüksede, insan zamanla alışıyor. Yaralar iyileşiyor ama izler bir ömür kalıyor. Bu izleri de silmeye hiç kimsenin gücü yetmiyor. Bazen izlerimin sızladığını hissediyorum. Çok tuhaf değil mi? Dış görünüşte bir iz yok ama içten içe sızlayan, iyileşip izi kalmış bir yaran var ve sadece kalp gözüyle bakmasını bilenler görebiliyor. Ben; yaralarını ve izlerini çekinmeden yanındakilere göstermiş, zaman zaman bile isteye deşip kanatmış, o izleri daha da büyütmüş bir insanım. Kendimi sorgulayarak, zamanın hiçbirşeyin ilacı olmadığını öğrendim. Zaman sadece yarayı iyileştirir ama ne gideni geri getirir ne de izi geçirirmiş... Sadece büyüdüm ve büyüyorum, izlerimde benimle birlikte büyümeye devam ediyorlar. Ukte kalanlarıma gelirsekte burası biraz karışık işte... Insanın içinde bir uktesi varsa eğer bu 'keşke' demenin başka yoludur. " keşke bunu deseydim, keşke böyle yapsaydım, keşke gitmeseydim..." Farkettiyseniz yazdığım onca şey yapmak isteyip yapılamamış, ukte kalmış, keşke cümleleri. En tehlikeside budur ya, hayata keşkelerle devam etmek. Saklamayacağım sizlerden, içimde ukte kalan bir sürü şey var. Söyleyemediklerim, yapamadıklarım, gidemediklerim, gelemediklerim... Hepsinin başında da kocaman bir "keşke" yatıyor işte. Göründüğü kadar güçlü değil hiç bir insan, hele de benim gibi izleri ve ukteleri çoksa. Yani demem o ki izlerinizi sevin, onlardan nefret etmeyin. Aksine baktıkça zamanında açılan o yaranın iyileştiğini ve artık acımadığını, geçmişi unutmamanız için iz bırakıldığını asla unutmayın. Ukte kalanlar mı..? Geç oldu biraz ama içimde ukte kalmadan yaşamaya çalışıyorum artık. Canım ne istiyorsa o an onu yapıyorum, söylüyorum. Gitmek mi istiyorum? Gidiyorum. Kalmak mi istiyorum? Kalıyorum. İzden daha da acıtan birşey varsa "keşke" dir. Bunu asla unutmuyorum. Hadi bu gece bir düşünün. Sizin izleriniz ve ukte kalanlarınız neler ve siz onlarla nasıl başa çıkacaksınız bakalım. Sevgiyle kalın

16 Mart 2018 Cuma

Kardeş Demek

Şundan bir kaç yıl önceye kadar abimle Tom ve Jerry gibiydik. Damarına basardım, devamlı tartışırdık. Bazen "bu adam hiç mi kardeşini sevmez lan" diye triplere girerdim. Annem onun sevdiği yemekleri yapıp benimkileri yapmayınca "sen sadece oğlunu seviyorsun" diye kıyametleri koparırdım. Abimle kavga ettiğimizde annem hep onu korurdu, odama gidip saatlerce ağlardım "beni niye annem savunmuyo, ben haklıyım" diye. Onla oturmaz, konuşmaz, odamdan dışarıya adımımı atmazdım. Abi ya herşeye kızar öfkelenir hep bir öğüt verme çabasında olurdu. "Çok biliyosun sen herşeyi, o öyle değil böyle" diye kavga çıkartırdım. Öyle böyle değildi anlayacağınız. Üstelik istese canımı verecek kadar seviyordum ama işte çocukluk mu dersiniz ergenlik mi artık siz karar verin, tam fırlamaydım. Ama içten içe de hastalanınca çok üzülürdüm. Bir tek zaten ya o hastayken ya da ben hastayken gerçek abi kardeş gibi olurduk. Ha birde özel günlerde... Sonra büyüdüm, büyüdük. Kavgalarımızı düşündüm, ne çok saçma sapan şey için kırmışız birbirimizi, ne çok vakit kaybetmişim meğer, ne çok seviyormuş meğer beni... Ne zaman, nasıl oldu bilmiyorum uzun bir süre önce abimle aram düzeldi. Baktım ki onla vakit geçirmek, sohbet etmek, yardım istemek, yardım etmek, gülmek-eğlenmek daha zevkli bir hâl almaya başladı. Dedim ki bunca kavgayla, küslükle geçen zamana tüküreyim. Şimdi mi ne durumdayız? Bahsedeyim size; en iyi arkadaşım, sırdaşım, dostum, dert ortağım oldu. Herkesin gıpta ederek baktığı o abi kardeş olduk. Herşeyimi anlattım, kızar-küser diye hiç korkmadım ve anlatmaya da devam ediyorum. Anladım ki kardeşin sen ne hata yaparsan yap kızsa da, çileden de çıksa, öfkeden deliye de dönse senin sağında solunda arkanda önünde göğsünü gere gere duran kişiymiş. Galiba o da baktı ki büyümüşüm, artık çocuk değilim. O da başladı bana anlatmaya; sıkıntısını, mutluluğunu mutsuzluğunu derdini... Şimdi öyle bir raddeye geldik ki o olmazsa nefes alamaz gibi hissediyorum. Kolu bacağı eksik gibi değil, canı eksik gibi hissediyorum. Benden size bir tavsiye; şu hayatta tek yaslandığınız omuz kardeşiniz. Herkes gider bir tek o kalır. Vakit kaybetmeyin, üzmeyin birbirinizi. Sonra benim gibi "evlenirse ben napcam az vaktimiz kaldı" kafasıyla kendinizi yerden yere vurmayın (o da evlenme beraber yaşlanalım kafasında ama olsun). Doya doya vakit geçirin onlarla. Allah onu yanımdan eksik etmesin. Seni seviyorum abilerin en bir tanesi. Hep ol, daima kal.